28 Aralık 2014

*Mim / En Sevdiğim Yan Karakterler*

Merhaba ben bloguna uğramayıp vicdan azabı çeken blogger~~ Aslında biraz daha uğramayacaktım ama bir kaç bloggerı okuyunca vicdan azabım daha da katlandı ve 03:09'da bana sittin sene önce paslanmış bir mimi yapmaya geldim. Mimi paslayan RenkliTırtıl'cığa selamlar hörmetler eder mimin ana konusunu açıklamak isterim pek sevgili okurlar. Başlıktan da anlayacağımız üzere dizilerde en çok sevdiğimiz yan karakterleri sıralamamız isteniyor. Pek fazla dizi arşivi geniş olmayan birisi olarak bohçamı yokluyorum bakalım neler çıkacak?

Bazı izleyiciler vardır ne olursa olsun esas oğlanın tarafındadır ve genellikle esas oğlan küstah, ukala, zengin, yakışılıklı, başlarda esas kızı üzen aşağılayan bir tiptir ama bazı izleyiciler de vardır ki başı okşanılası, her cefayı çeken, esas kızı koruyup kollayan ikinci erkeği bağırlarına basarcasına severler. Peki ben bunlardan hangisiyim? Ben 'Hepçil'im efenim. Birinci, esas, yan, sağ, sol karakter farketmiyor hepsini bağrıma basar severim. Ama esas oğlanın cazibesi de her zaman aklımı çelmiştir yalan yok.  Ayrıca senarist olursam ikinci oğlanla esas kızı evlendireceğim diye hayal kurmuşluğum da vardır. Orangutan iştahlıyım diyorum inanmıyorsunuz yahu! 

Ben bu git-geller eşliğinde sürünmeye devam ederken biz gelelim o 'Böyle bağıra basılası yan karakter yapılır mı?' dediğim yan karakterlere.


You're Beautiful - Jeremy 
İşte bu sarı şey! Kaç defa izlerim hala bayılırım Jeremy'nin über enerjik, über duygusal hallerine. Yan karakter mi, ikinci erkek mi bilmem ama bende en çok mıncırma hissiyatı bırakan karakter Jeremy'dir, net!



To The Beautiful You - Cha Eungyeol 
Gülüşün güzelliğini es geçerek başlıyorum cümlelerime, asla gözüm o gülerken kaybolan gözlere kaymıyor nereden çıkardınız onu? Hayatımda ilk kez 'Canım Allah'ım nolur kız bu oğlana aşık olsun?' dedirten karakterdir kendisi. Böyle ağzına vura vura sevmelik değil mi ama insan evladı? 



Heartstrings - Yeo Joon 
Bebek bu bebek! Etrafta sürekli yemek arayan, 'Unni, unni!' diye dolaşan şimdiye kadar gördüğüm en sevimli karakter olur kendisi. Şahsım adına dizide ana karakterden daha çok severdim kendilerini. Yemek sevmesi yakın gelmiştir mi dediniz? Ne münasebet.


Man From The Stars - Yoon Jae 
Bu çucuk benim gözümde geleceğin iyi oyuncularındandır yazın bunu bi' kenara. Şems dediydi dersiniz. Man From the Stars'da çatlak kızımız Seong Yi'nin erkek kardeşini canlandıran evladımız bence hem dış görünüş, hem oyunculuk, hem şebeklik, hem sevimlilik, hem hem hem tamam abartmıyorum. Velhasıl kelam güzel çocuk :P Bu arada Woo Bin'e benzemiyor mu yahu? Biriniz de benziyor desin?


The Heirs - Young Do
Kadrosu güzel, karakterleri güzel, senaryosu ortalama dizimizin şüphesiz en sağlam karakteri idi benim için. Oyunculuk ve karakter açısından Lee Min Ho'nun ışığını kendi üzerine döndürmeyi başarmıştır ki bence fazlasıyla hak etmiştir. Çok delikanlı çocuktu. En sağlam replikler bu evladımdan çıkıyordu ah be ah...

Master's Sun - Tae Yi Ryeong
Gifi izlerken yazamıyorum onu farkettim, o duvara çarparken ben gözlerimi kıstım resmen. Bu kızımız da fazlasıyla şirin olup, asla pes etmez niteliktedir. Ben sevmiştim bu ikiliyi~ 




Bu çocuk için dizi ismi veremiyorum çünkü hangi dizide olursa olsun seviyorum! Bence hakkı yenen bir evladımız. Gerçi son zamanlarda yıldızı daha parladı o kısmı es geçemeyeceğim. Canlandırdığı her karakterin altından kalkıyor evladım, pek severim kendisini. 




The Gentleman's Dignity - Im Meahri 

Yeri gelince minik bir kız çocuğu yeri gelince aşkı için savaşan bir kadını canlandıran bu kızımız önceleri güzelliğiyle dikkatimi çekse de sonra karakterinin fazla şirinliği sonucu beni kendine çekmiştir. Bazen ana karakterden fazla 'Artık kavuşsunlar temalı dua' etmişimdir şüphesiz. 




Secret Garden - Oska
Böyle çatlak karakterlere fazlaca yakın hissediyorum kendimi desem? Oska da onlardan biriydi. Yaşlanmış bir K-Idol'ü canlandırsa da minik yaramaz bir oğlandan farkı yoktur bakmayın gözünün etrafındaki kırışıklıklara.


The Heirs - Myung Soo

Belki hiçbirinizin aklında kalmamıştır bu evlatcık ama ben izlerken pek eğlenirdim kendisi ile. Dediğim gibi karakter açısından fazla güzel bir diziydi Heirs gel gör ki senaryo biraz klasiğe yakındı neyse konumuz bu değil. Karakteri fotoğraf çekme merakından dolayı kendime daha bir yakın hissettiğim doğrudur. 


Mimimizin burada sonuna gelmiş bulunuyoruz. Aslında düşünsem daha o kadar güzel karakterler çıkar ki amma velakin saat 05.00 olmuş beni yatağım bekler. Bir sonraki posta kadar sağlıcakla kalınız Pek Sevgili Şemsseverler^^

Bu arada bende mimi;
Yapar mı bilmem ama Kumkumul'uma,
Bir Fanboy'un Günlüğü'ne,
Emoş'un Dünyası'na,
Merve'nin Evreni'ne
ve Hayali'ye paslıyorum. Çok mu oldu sanki?  Kolay gelsin efenim~~




14 Aralık 2014

Sarah Jio - Yağmur Sonrası / Kitap Yorumu









Müzik kitapta sıkça duyduğumuz La Vie En Rose ~~

Giriş yaparken fazlasıyla düşündüm ve nasıl bir giriş yapmam konusunda kararsız kalınca lönk diye yazmaya başlamaya karar verdim. Kitap postu yazmaya geldim ben. Ne kadar açık ve net bir cümle oldu değil mi? Şaka bir yana o kadar uzun bir süredir kitap yorumu yapmıyormuşum ki arşive girip bakınca ben bile şaşırdım. Çaktırmayın ama blog açarken kitap bazlı bir blog olsun istemiştim, utandım şuan. Bu faslı es geçerek asıl mevzuya geliyorum.




 Kendimi bir Sarah Jio sever olarak adlandırsam da geriden geliyorum sanırım biraz. Şuan herkes harıl harıl Gündüzsefası'nı okurken ben Yağmur Sonrası'nı bitireli bir hafta oldu. Bu kadar aralıklı okumamın sebebi ise farklı türler okumam. Çünkü hep gerilim ya da hep dram-aşk okuyunca sıkılıyorum. Sonuç olarak Yağmur Sonrası bitti a dostlar. Şimdi sizlere önce kısa bir konu bilgisi sonra da naçizane yorumumdan bahsedeceğim. 







Kitabımızda II. Dünya savaşı sıralarında yaşamış, hemşirelik okumuş ve kısa bir zaman sonra çocukluğundan beri yan yana olduğu yakışıklı ve son derece iyi bir koca adayı olan Gerard ile evlenecek olacak Anne'nin hikayesi anlatılıyor. Anne Calloway düğününe aylar kalırken radikal bir karar alarak II. Dünya Savaşı'nda yaralanan askerleri tedavi etmek için en yakın arkadaşı Kitty ile Bora Bora Adalarına gider. Ardında ise nişanlısını canım Gerard'ı bırakmıştır. Bora Bora Adasındaki bu görev ayrıca ona nişanlısı Gerard'a gerçekten aşık olup olmadığını gösterecektir çünkü Anne bunun aşk mı alışkanlık mı olduğunu ayırt edememektedir. Anne ve Kitty'nin ada maceralarını, aşklarını, gözyaşlarını, mutluluklarını bulabileceğimiz bir kitap elimizdeki..



Gelelim benim naçizane yorumuma. Diğer kitapları Mart Menekşeleri ve Böğürtlen Kışı'na göre olay örgüsü daha farklı ilerliyor ki bu bence güzel bir durum. Diğer kitaplarda gizemli bir durum adım adım çözülürken bu kitapta savaş ve aşk birada işlenmiş, gizem ise bir miktar geri planda kalmış. Olayları anlatışı, betimlemeleri gayet hoşuma gitti, kitap okurken yormuyor sizi. Karakterlerin işlenmesine gelecek olursam;



!!!! SPOILER !!!!

Dürüst olayım Anne karakteri beni fazlaca sinirlendirdi. Gerard'a aşık olmadığını, asıl aşkının Wesrty olduğunu defalarca söylemesine rağmen adadan döndükten sonra nasıl Gerard ile evlenebildin kadın!! Nasıl beklemedin evladımı, nasıl yok saydın Bungalovunuz'daki sözlerinizi ? Burada iki erkek de mağdur anacım. Gerard nasıl iyi bir karakter, fazlasıyla sadık, soruımluluklarının bilincinde ve aşık. Kitaba girip ağzını burnunu mıcırasım geldi. Westry desen o da öyle. Fazlasıyla korumacı, sahiplenici, romantik. Ama bizim kız Westry'e aşık olduğunu yedi alem bilse de Gerard'ı umutlandırmaya devam ediyor, belki isteyerek yapmıyor ama ben sinirlendim a dostlar. Oh söyledim rahatladım.

!!! SPOILER SONU !!!

Spoilerda anlattığım kısım hariç keyfimi kaçıran başka nokta yoktu. Sarah Jio'nun ilk okuduğum kitabı Böğürtlen Kışı olduğundan mı bilmiyorum en çok onu sevmiştim ben. Kitapta geçen mekanlar, olaylar da gayet akıcı anlatılmış. Velhasıl kelam yine Jio güzel bir kitap yazmış, okumayan kaldı mı bilmiyorum ama okumak isterseniz tereddüt etmeyin derim. 

Bir kitap postunun daha sonuna geldik pek sevgili Şemsseverler~~ Bir sonraki yazıma kadar sağlıcakla kalın^^ 

Ayrıca Sarah Jio'nun diğer okuyup yorumladığım kitaplarının postlarını aşağıda linkliyorum. (linklemek?) 

11 Aralık 2014

Şemstagram #2

Ben geldim!! Uzuun süredir parmaklarımın klavyeye değmeyişinin farkında mısınız bilmiyorum ama neredeyse bir aydır kelime yazmamışım bloga. Özledim mi? Hemde nasıl!! Yaz(a)mama nedenime gelecek olursam bu sene vizelerimin gereğinden fazla ağır geçmesi sonucu biraz uzak kalmak zorunda kaldım buralardan. Bu süreçte ne yaptım peki? Kitap okudum, film izledim, fotoğraf çektim^^ Gelelim postumuzun ana konusuna. Biliyorsunuz ki bir instagram hesabım var ve oradan kendimce çok çok severek paylaşımlar yapıyorum. İlk fotoğraflarımı buradaki postta yayınlamıştım instagram hesabı olmayıp takip edemeyenler için. Şimdi serimizin ikici postuna el sallayın. Maalesef çektiklerimin hepsini paylaşamayacağım ama aralarından en sevdiklerimi göreceksiniz efenim~



Kronolojik olarak gidecek olursam son paylaşımlarımdan birisi olur kendisi~ Kitap fotoğraflarına zaafı olan birisi olarak fazlaca mutlu olarak çekiyorum böyle fotoğrafları. O minnak kalbi sayfanın ortasında sabit tutmak için derviş sabrı kotamdan bir miktar kullandığım doğrudur. Fazla şirin oldu bence, sizce?



Ah vize zamanlarım... Hem sınavla hem hastalıkla boğuşmaya çalışırken içlenip çekmiştim bunu da. Ihlamuru annem silah zoru ile içirirken evden uzaktayken kendim yapıp içmiştim.  Eve gidip onun elinden gık etmeden içeceğim diye söz verdim hemde, özlem nelere kadir a dostlar. Annenizin değerini bilin, uzakta kalacaksınız elbet bir gün. Kamu Spotu sonlanmıştır!


Ve en bi' canım fotoğrafım!! Çekerken ayrı izlerken ayrı mest olmuştum manzaya. Bu ne diye soruyorsanız eğer kar tanelerinin suya direnişi diyorum. Taşların üzerinde oluşan görüntüye 'Sübhanallah' dememek elde mi? Mucize değil de ne?


Ay aman efenim bunun yeri de pek bi ayrıdır. İlk kar sevincini şu yaşıma gelmeme rağmen çocukmuşçasına yaşıyorum. Alıyorum ayakkabılarımı koşuyorum beyaz pamuk şekerlere. Ne güzelsin sen ay kar!


İçler acısı halimin kompozisyonu olur fotoğraf. Hala postunu yazmadığım Kristin Hannah kitabını okumak için üç ay boyunca kendimle savaştım, okudum, okumaya çalıştım ama ne oldu? Son yüz sayfada spoiler yedim hemde ne spoiler! Kahretsin kelimesini boşa odaklamadım azizim, boşa değil!!



Bu fotoğrafı çekebilmek için tanımadığım bir teyzenin bahçesine dalıverdim. Hanım Teyze 'Napıyosun evladım.' bakışı atsa da yılmadım odak almaya çalıştım. Pek beceremesemde içime sinen bir fotoğraf oldu. Kolyeyi hediye eden yüreğe minnetle diyor kapanışı yapıyorum.


Mankenime el sallayın!! Koltuğun kenarında bulduğum bu minik misafire şu pozu verdirebilmek için 456468564 fotoğraf çektiğim doğrudur. Aşırı şirin olduğuna inandığım fotoğrafımı da pek bi seviyorum. 


Sonbahar temalı fotoğraflar~~ Kahverengi sevmem sanırdım 'Aman içimi kıyıyor o renk.' derdim fakat ben her rengin sevdalısıyım onu farkettim. Kahverengi değil kahverengi giyen insanlar içimi kıyıyormuş meğer. Yoksa kahverengi tabiata çok yakışıyor^^


Online fotoğraf sergimin(?) sonuna gelmiş bulunmaktayız. Gönül isterdi ki profeyşınıl makinayla eyçdi fotoğraflar çekeyim ama bir süre telefon kamerasıyla idare edeceksiniz pek sevgili takipçilerim~~ Benim sevdiceyim Canon'umla kavuşmama ise çok az kaldı inşallah, dua edin şu kız alsın avuçlarına kıymetlisini^^

Bu arada instagram hesabım için TIK TIK! Ayrıca yandaki sekmelerden de ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki posta kadar kendinize fıstık gibi bakın pek sevgili Şemspareseverler~~  Bugüne kadar yanımda olduğunuz için teşekkür ederim herbirinize ayrı ayrı ^^

Sonraki postlarda 2 tane kitap, 2 tane film yorumu. 1 mim, 1 dizi yorumu gelecek takipte kalınız^^



16 Kasım 2014

Konsantre Post: 4 Film 1 Yazı

Merhaba Arapça bir kelime imiş biliyor muydunuz? Bende kısa sürece önce öğrendim, şaşırmadım desem yalan olur. Sizinle de paylaşmak istedim ama neden böyle bir paylaşım şekli seçtim bilmiyorum^^

O zaman merhaba güzel insanlar, merhaba.

Geçtiğimiz bir ay boyunca izlediğim filmlerin kısa kısa yorumları için buradayım bugün. Gönül isterdi ki hepsini ayrı ayrı postlarda yorumlayayım ama o kadar ayrıntıya gerek olmadığı için böyle konsantre bir post hazırlamaya karar verdim. Gelelim hangi filmlerle tanış olmuş dimağım?





1. PEK YAKINDA

Bir Cem Yılmaz filmi. Cem Yılmaz bu sefer ilk kez yönetmen koltuğunda tek başına oturuyor. Çoğu insanı hayal kırıklığına uğratmış, öyle okudum yorumlarda. Benim için de geçerli mi bu durum? Aslında hayır. Çünkü filmi fazlasıyla samimi buldum ben. Sinemada izlediğim arkadaşlarımdan sıkılanlar olmuştu ama ben sıkılmadım izlerken. Aksine gayet eğlendiğim sahneler oldu. Kısaca konusundan bahsedecek olursam. Baş kahramanımız korsan film işinde olup eşiyle arası işi yüzünden bir hayli bozuktur. Boşanma arefesindedirler. Esas oğlan boşanmak istemez eşinden. Ayrıca korsan sektöründe olduğundan film çekimleri, yöntemleriyle fazlasıyla ilgilidir. Filmler için kostüm ve ekipman tedarik eden bir arkadaşıyla konuşurken bir şekilde senaryosu yayınlanmamış bir senaristle tanışıp o filmi çekmeye karar verirler. Böylece kendini eşine karşı kanıtlayacak ve yuvasını kurtaracaktır. 

Aslında fazlasıyla üstünkörü anlattım ama spo vermemek içindi her şey. Filmde uygulanan 'film içinde film' olayı çok hoşuma giden başka bir yöndü. Ve Cem Yılmaz'ın değişmez kadrosunu da görmek beni hiç şaşırtmadı doğrusu. Oyunculuklar fazlasıyla iyiydi bence. Velhasıl kelam ben beğendim, komedi yönü diğer filmleri kadar ön planda olmasa da  benim için hayal kırıklığı değildi.





2. SİHİRBAZLAR ÇETESİ

İşte beğendim dediğim filmlerden birisiydi. Çok seviyorum bu tarz filmleri yahu. Son zamanlarda ısrarla romantik komedi (benim deyişimle RomKom) izlemeye çalıştım ama olmuyor sevemedim şu türü bi türlü. Onun yerine bu film gibi içinde sürekli bir gizem barındıran filmler daha çok benlik. Yine bu filmimizde böyleydi. Adından da anlayacağımız gibi dört sihirbaz çeşitli yöntemlerle bir çete altında toplanıyor. Hepsi başka alanlarda uzman. Ve bu çete bilinmeyen bir kişilik tarafından yönetiliyor. Çetenin yaptığı gösteriler yasal yoldan uygunsuz görülünce FBI bu çetenin peşine düşüyor. FBI ve Sihirbazlar Çetesi'nin yaşadığı koşuşturmayı ve gizemi anlatan filmimiz bence fazlasıyla iyiydi. Filmi izlerken sürekli 'NASIL YA? NASIL OLUR?' diyorsunuz. Kadro açısından ise sağlam isimler vardı. Yani izlememek için neredeyse neden yok. Üstelik finali fazlasıyla tatmin edici ve şok ediciydi. Aslında şaşıracağımı biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Spo vermemek adına kısa kesiyorum ve tavsiye ediyorum. Benim gibi gizem ve aksiyon seviyorsanız izleyin derim. Cidden izleyin, izlettirin.

,


3. SADECE AŞK

Ve Şems'in RomKom izleme girişimlerinden bir örnek daha. Filmler iyi hoş da sonları o kadar alaleda ki. Film bittiğinde arkadaşlarıma bakıp 'BU MUYDU YANİ? BU MUDUR?' diye çemkirdiğim doğrudur. Kısaca konudan bahsedersem meme kanserine yakalanmış ve iki sene savaştıktan sonra göğsünü kaybetse de hastalığı yenmiş orta yaşlı kadın başrolümüz evli ve iki çocukludur fakat kanser sürecinde kocası kendisini aldatmıştır. (KARAKTERSİZ, PİSLİK, GEREKSİZ İNSAN)  Zavallı kadın da bu gerçeği uygunsuz bir şekilde öğrenmiştir. Üstüne üstlük pişkin pişkin bunu söylemekte çekinmemiştir pislik adam. Ve burada esas oğlan devreye girer. İkilinin tanışıp aşık olabilme ihtimali sürecini işliyor filmimiz. Konu klasik ve bir albenisi yok ama izledim işte. Sonu ise felaket askıda kalmış bir sondu. en azından benim için öyleydi. Sevemiyorum ben bu RomKomlerın finalini yahu! Olmuyor yani, yapamıyorar. Romantik komediden uzak bu romantik komedini izlemek isterseniz siz bilirsiniz :P



4. AŞK ve GURUR

Buram buram asalet kokan filmimize merhaba diyiniz^^ Film Jean Austen'in aynı adlı kitabından filme aktarılmış. 18. yy'ın İngiltere'sinde geçen filmimiz bence gayet dozunda bir güzelliğe sahipti. Romantizm açısından yavan bir filmdi kabul ediyorum ama diğer açılardan - özellikle kostüm ve yer- çok başarılıydı. Ayrıca konuştukları İngilizce'ye gözlerimden kalp fışkırarak baktığım doğrudur. İzlerken nedense (?) sürekli Seyhan geldi aklıma^^ Konusundan kısaca bahsedeyim; Esas kısımız Elizabeth dört kız kardeşe sahiptir. Ve zamanın şartlaırından dolayı bu beş kız balodan baloya geziyor ve tabiri caizse varlıklı bir koca adayı arayışına giriyorlardır. Fakat Elizabeth farklıdır. Onun için en önemlisi aşktır. Aşık olmadan evlenmeyecektir. Fakat çelik sertliğinde bir gurura ve hazır cevaplığa sahiptir. Esas oğlanımız Mr. Darcy ise kültürlü, varlıklı, burnu havada ve soğuk bir tiptir. Tahmin edersiniz ki bu ikili arasındaki olaylar silsilesi anlatılır filmde. Ama şunu söylemek istiyorum ki sonunu beğenmedim. Yani yavandı birazcık. Neyse diyor devam ediyorum. Kısaca film izlenilesi filmler listenize girebilecek düzeydedir^^ 


Şimdilik bu kadar benden. Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalınız pek sevgili sayfa sakinlerim^^


11 Kasım 2014

*Mim - Yiyecek ve İçecekler*



Adeta benim için oluşturulmuş olan mime el sallayın Şemspareseverler! Takip edenler az çok bilir yemeyi seven bir kişiliğim var. Bu huyumu sevmesem de yemeyi çoğu şeyden daha çok seviyorum. Çoğu şeyden daha mutlu etmiyor mu sizi de? Yaşasın yemek yemek diyor ve bu mimi bana paslayan Mim Makinam Uçay'a teşekkür ediyorum^^ Aslında önce D.S.K'da görmüş yapmak istemiştim ama fırsat olmadı paslanınca da yapmak farz oldu. O zaman başlayalım?

En sevdiğiniz yemek: 

Benim gibi yemeksever bir insana en son sorulacak sorulardandır kendileri. Tüm yemekler benim evladım ve ayırt edemiyorum yahu! Ama çok çok çok zorlarsam yaprak sarması diğerlerinden bir tık önde sanki.


En sevdiğiniz tatlı: 

Ben baharat çocuğuyum. Tatlı bir süre sonra kesiyor beni. Zaten en'lerimin arasında sütlü tatlılar var. En en en birincim ise ayın anlam ve önemini de vurgulayarak söylüyorum ki AŞURE. Ayrıca buradan o teyzelere sesleniyorum 'kapınızın önüne bir kase aşure bırakın ki öğrenciler ağlamasın!'


Siz çocukken anneniz sizi;

'Eve gel yemek hazır!' diye çağırırdı, ben ise gelmemekte ısrar ederdim çünkü oyunun en heyecanlı yerindeydim nasıl bırakırım? 
'Ekmeğime çikolata sürsene anneeaaağğ' diye çığlık atardım. Kıyamazdı tabii ki o da. Canım benim, sadece benim değil arkadaşlarımın da ekmeğine çikolata sürer tutuştururdu elimize. O ekmeğin tadı hala aklıma kazılı desem?


Çocukken de şimdi de: 

En güzel yemeği annem yapıyor, net.





Yemeği sevdiğiniz ilginç şeyler:

 Oooo benim öyle garip kombinlerim var ki yiyeceklerle ilgili. Çoğu zaman çevremden tepki bile alıyorum. 'Nasıl bir miden var senin Allasen?' diyorlar.

Mesela kendimi bildim bileli üzüm sirkesine bayılırım. Ekşi aşığı biri olarak mayhoş tatlar o kadar hoşuma gidiyor ki. Sirke seven bir arkadaş, korkunç değil mi? 

Mesela küçüklüğümden beri acıktığımda ekmeğime ketçap sıkarım. Şu yaşa geldim hala acıktığımda ilk başvurduğum yol ekmek arası ketçap. Acılı ve Tat marka olacak. Diğerleri aynı tadı vermiyor ama reklam için demedim cidden^^ 

Mesela tatlıların yanında yoğurt ya da turşu yemek. Biliyorum şuan 'ööğğkk' dediniz ama tekdüze tatlara tahammül edemiyorum. Sürekli tatlı ya da sürekli baharatlı olunca araya başka bir tat katmak istiyorum. Ve bunu istemeden yapıyorum. Mesela revani yerken bir bakmışım çatalım yoğurt tabağına dalmış. Garibim kabul.



Türk mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak: 

Makarna sevdalısı bir insanoğlu olarak İtalyan mutfağı fazlaca hoşuma gidiyor. Kore Mutfağı derdim ama Koreliler deniz ürünlerini çok sık kullanıyor ve ben balıktan pek hoşlanmam. İtalyan Mutfağı iyidir iyi.


Yemeği sevdiğiniz en sağlıksız şey: 

Kuşkusuz ki cips. Vazgeçemiyorum. Olmuyor çok denedim ama hep yenik düştüm. Çok şükür ki cips bende sivilce etkisi yaratmıyor yoksa halim haraptı a dostlar. Tam olarak hayatımdan silemesem de  tüketim sıklığımı minimuma indirdim. Mesela en son 1 ay önce yemiştim. Alkış bana^^



Alerjiniz: 

Yok, hiç yok çok şükür. Tüm yediklerimi memnuniyetle kabul ediyor vücudum. Canım bedenim :P






Kitap okurken, film izlerken vs. elinizin altında bulunmasını istediğiniz şeyler: 

Liste yapacak olursam ilk 4'üm
- Meyve -kitap için-
- Cips ve içecek 
- Patlamış mısır ve meyve
- Ramen

Çok sağlıklılar(!) biliyorum. 



En sevdiğiniz meyve: 

Karpuz ve turunçgiller. Bir de vişne, bir de erik, bir de..... Tamam sustum :)


        En sevdiğiniz atıştırmalık: 

Baharatlı krakerler ve patlamış mısır. Seviyorum ama ne yapayım?



En sevdiğiniz içeçek:

 Şüphesiz, kuşkusuz, kesinlikle ayran. Çok seviyorum öyle böyle değil. 




Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler: 

Haram olan yiyecekleri dahil etmezsek asla yemem dediğim şey beyin, dil vs. sakatatlardır. Beyin nedir Allah aşkına? Hayvanın yiyecek yeri mi kalmadı Mehmet bey amca? 


Sonsuz tane de olsa yiyeceğiniz şey: 

Taneli bir şey mi olacak? Midem elverdiği yere kadar ölümüne erik yerim. Ama erik sulu ve yeşil olacak, lütfen. 


Çorbaların kralı:

 Soru mu bu ? Mercimek tabii ki. Kaç yaşına gelirsem geleyim benim için çorbaların imparatoru annemin mercimek çorbasıdır.


Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey:

 Aslında peynir, zeytin, ekmek ve domates çok yeterli benim için. ama tabii ki diğer kahvaltılıklara kapım ardına kadar açık. En basite indirgersem bu dörtlü vazgeçilmezlerden. 


Açken ben: 

Ben değilim.



Bir keresinde yemek yerken: 

Çocuğum daha, tahminen ilkokul 3-4. sınıftayım. Abimin midesi o kadar çabuk bulanırdı ki mesela ağzınızı şapırdatsanız masadan kalkardı. Tabii çocuktu o da. Bir gün sadece abim ve ben yemek yiyoruz. Ne yiyoruz hatırlamıyorum ama muhtemelen sofrada sevdiğim bir şey var ve bende abimle paylaşmak istemiyordum. O da aynı benim gibi nasıl sever yemek yemeyi. Ne yapsam da yemek bana kalsa diye düşünürken birden ağzımı açıverdim. Çocuk aklı tabi iğrençlik umurumda mı? Zerre değil. O da ağzımda çiğnediklerimi görüp tabii ki sofradan kalktı. Tabii ki sonra yemekle beraber abiden yenilen ufak çapta azar da vardı ama sonuçta yemek benim olmuştu. Kıskıskıs 

Vee mim tamamlandı. Bazı yiyecekleri yazmadım diye içim gitse de bitirdim mimi. Vee ben de mimi

Mimlenmiş ama yine de Kumkumul'um Ekmek Kırıntısı'na
Seyhan'a paslıyorum ^^

Kolay gelsin efenim~~ 
Bir sonraki posta kadar sağlıcakla kalın çok çok çok sevgili takipçilerim.

7 Kasım 2014

Şems Mutfakta~~ Omurice Tarifi



Ve Şems mutfağa girer elinde bıçağıyla, usulca yaklaşır soğanlara dırırırırım.....

Lüzumsuz giriş cümlemin ardından sebeb-i yazıma geleyim. Mutfağa girdim ben ama bu sefer öyle geleneksel Türk yemekleri için değil bir Uzak Doğu yemeği için. 
Rooftop Prince izleyenler bilir esas kızımız Park Ha acıkan dörtlümüze hazırlamıştır bu yemeği. O kısmı paylaşmak istedim ama koca Yutup'da bir tane bile o sahnenin kesilmiş halini bulamadım, ''izlemek isteyenler 2. bölüm 40-50 dk. arası'' O zamandan beri yapmak istemişimdir. Yeni nasip oldu bende hemeeen sizinle  paylaşmak istedim. 

Görüntüler fazla kaliteli olmasa da idare ediverin^^ 

Öncelikle yemeğimizin isminden başlayalım. Adı: Omurice. Omlet ve rice yani pirincin birleştirilmiş hali. Kısacası omletli pilav diyelim biz. Aslında Japon Pirinç Omleti diye de bulabilirsiniz ismini. 
Size vereceğim ölçü ortalama dört kişilik bir topluluk için. O zaman tarife geçelim?

Pilav için;
  • 1,5 su bardağı pirinç
  • Bir orta boy soğan,
  • 150 gr. kadar tavuk göğsü
  • 2 adet yeşil biber,
  • 6-7 adet orta boy mantar,
  • 1 adet orta boy havuç,
  • Tuz, ve  1 yemek kaşığı kadar ketçap

İsteğe göre,
  • Kırmızı biber (sebze olarak),
  • Patates,
  • Bezelye,
  • Salam, sosis vb.

Omlet için;
  • 6 adet yumurta
  • 2 yemek kaşığı süt
  • Tuz




Gelelim hazırlanışına; Öncelikle  tavuk göğsünü küçük parçalar halinde doğruyor ve yağ eklenmiş tavaya atıyorsunuz ki sotelensin. Diğer taraftan da pirinci klasik pilav mantığından biraz daha lapa olacak şekilde haşlıyorsunuz.  Sonra da bu saydığım sebzeleri küçük küçük doğruyor havucu rendeliyorsunuz. Tavuklar sotelendikten sonra soğanı atıyorsunuz. 









Soğanlar da iki dakika kadar kavrulduktan sonra biber ve havuçları ekliyorsunuz. E az sebzeler hafifçe kendinden geçtikten sonra da mantarı atıp güzelce soteliyoruz. Sonra haslanmış pirinçlerimizi ekliyoruz ve iyice karıştırıyoruz. Damak tadınıza göre tuzladıkdan sonra isterseniz pulbiber gibi baharatlar ekleyebilirsiniz biz eklemedik ama^^ Ve son adım ketçap. Aroma ve pilava renk olsun diye ekleyebilirsiniz. Pilav bir iç pilavı gibi göründüğünden dolayı aslında evde ne varsa atabilirsiniz ben sadece belli başlı malzemeleri saydım. Konserve mısır bile ekleyebilirsiniz, keyfinize kalmış.Pilavımız hazır^^ 



Omlet adımına geçecek olursak önce bir kapta 3 yumurtayı kırıp bir yemek kaşığı sütü ekliyoruz ki omletimiz yumuş yumuş olsun. Bir mitar da tuz ekledikten sonra hafif yağlanmış  geniş bir tavaya yumurtayı döküp omletimizi hazırlıyoruz. Pişmiş olan omleti tavadan almadan önce kenar kısmına iç pilavımızın yarısını koyuyoruz. (baktınız yarısı fazla oluyor, yarısından az koyabilirsiniz :') Sonra omletin pilav konmayan kısmını diğer tarafa kapatıyoruz. Ve elimizde yarım ay şeklinde bir omurice var! Hayırlı olsun^^ Üzerini yine ketçap ve istediğiniz başka malzemelerle süsleyebilirsiniz. Diğer 3 yumurta ve kalan iç pilav için aynı adımları izliyoruz.

  Nasıl anlattım bilmiyorum ama anladınız bence siz. ^^



Aslında dediğim gibi pilavın içi çok daha fazla malzemeyle olabilirdi ama biz kaynak aldığımız tarife sadık kalalım diye sadece yazanları ekledik. Sonradan fark ettik ki içine ne atsak olurmuş . Siz evde yaparsanız eğer sevdiğiniz her şeyi koyabilirsiniz benden size izin^^ 

Aslında yapmak istediğimiz yandaki gibi bir şeydi ama ben ve arkadaşlarım ilk denememizde yukarıdaki güzelliği çıkardık ortaya, görüntüsü ye beni demese de emin olun tadı fıstık gibi! Denemek isteyenlere şimdiden afiyet ola! Yeniden yaparsam -ki yapacağım- daha güzel sunumlarla bekleyin beni Şemspare severler!! ^^ 

Bir sonraki posta kadar sağlıcakla kalınız~~

2 Kasım 2014

Dikkat Bu Bir Saçmalayıştır!



Bu yazı 'en değerli olmayan' küçük hanıma ithaf edilmiştir.


Evet bu bir saçmalayıştır çünkü aklımda yazmak için ne bir konu ne bir fikir var. Saçmalayacağım işte. Okumayıp es geçebilirsiniz, okuyup susabilirsiniz. Size kalmış.

''Sessizce hıçkırdı genç adam. Onu hiç yalnız bırakmayan gökyüzüne doğru sessizce hıçkırdı ve fısıldadı;
'Sen bile sevmiyorsun artık beni, sevseydin ağlardın. Hediye ederdin damlalarını kirpik uçlarıma. Sevseydin bağırırdın, susmazdın, kendine gel derdin. Sevmiyorsun be gök kubbe, sevmiyorsun!'
Soğuktu hava ama içi kadar değildi bu soğukluk. Issızdı etraf  ama içi kadar ıssız değildi hiç bir mekan. Ve hiçbir bulut onun gözyaşı kadar damla taşımıyordu içinde.
Adımları asfaltı usulca ezberlerken bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha fısıldadı; 
'Sevmiyorsun.' ''

İnsan neyi sevmeli, ne kadar sevmeli, daha doğrusu sevmeli mi? Olmuyor mu sevmesek? Demiş ya zat-ı muhteremin birisi 'Yaradılanı sev Yaradan'dan ötürü.' diye. Sevelim mi sahiden sevdikçe sevmeye layık olmayanları? Sevelim mi sahiden boğazımıza kocaman yumruyu oturtanları? Sevelim mi peki ellerini, sırtını, omzunu koşulsuz şartsız verenleri? 

Öyle bir bohça düşünün ki hiç boşalmıyor. Dağıtıyorsunuz bohçanızdaki en güzel çiçekleri, en mis kokuları ama bitmiyor. Aksine bohça büyüdükçe büyüyor, ne bereketli! Sizde daha fazla dağıtıyorsunuz, esirgemiyorsunuz. Sonsuz olduğundan değil esirgemeyişiniz. Elinizde azcık kalsa da dağıtırdınız. Sonra bi bakıyorsunuz esirgemedikleriniz esirgemiş sizden bohçasını. Halbuki onunki de sonsuz. Bilmiyor, yazık. 'Eyvallah' diyorsunuz. 'Sen esirge, ben senin bohçana kendimden katarım yine de.' 



*******************************************************************************


İnsanlar görüyorum 'Ben neden birisinin en değerlisi değilim?' diyor. 'Mecbur musun birisinin en değerlisi olmaya?' diye haykırasım geliyor yüzüne yüzüne. Bu cümleyi yazan arkadaş yaş itibarıyla deli zamanında, sevilmek istiyor. Düşündüklerimi söylesem ters tepecek, anlamayacak, anlamak istemeyecek belli.Susuyorum tabii ki. Hobimdir, söylemiş miyim? Nasıl bu kadar çok konuşurken bu kadar çok susabiliyorum ben de anlamıyorum doğrusu. Küçük hanım okumayacaksın biliyorum bu yazıyı ama yine de yazıyorum. Bak bu paragraf senin için, sana yazılmış, mutlu oldun mu? Kimsenin en değerlisi olmak zorunda değilsin. Kimse senden daha değerli değil çünkü. Ki emin ol birisi için en değerli olmasan bile Rab seni en değerli olarak yaratmış. Doğuştan torpillisin yani. Evren senin için yaratılmış var mı daha karizmatik olanı? Anne değilim ama annen için en değerlisindir,bilirim. Mesela içtiğin su için en değerlisi sensin, senin için var olmuş çünkü. Ciğerlerine doldurduğun hava için de öyle, kokladığın çiçek için de. En değerlisin hep, uzaklara bakma. 


Bunu yazan 'küçük hanım' da haklı, herkes sevmekte, bohçasını başkasına dağıtmakta bu kadar bencil olmasa konuşmayacak böyle. Ben de bencilim bakmayın bana. Ama diyorum ki 'Allah rızası için. Sev yahu, Allah için sev, Rabbiniz aynı sev gitsin!' Sevgi sihir. İki ucu keskin bıçak, sevsen de acıtıyor sevmesen de. Mesele layık olanı sevmekte. Ama seviyorsan söyleyeceksin, tutmayacaksın içinde. Nereden biliyorsun saniyelerinin kalmadığını? 

'Seni seviyorum yastığım.' diyeceksin anlamasa da. Vakit az, kuşlar uçuyor azizim, söyle sende. Seviyor musun?

Ne çeliştim kendimle yahu. Ne dedim şimdi ben, seveyim mi sevmeyeyim mi bu insan denen eşref-i mahlukatı? O zaman, diyorum ki her şeye rağmen ama her şeye rağmen sevmek lazım. İnsanın ilacı ne eczanede satılır ne damara zerk edilir. Sevgi dediğin ilaç gözden göze, kalpten kalbe akıyor. Esirgemeyelim birbirimizden ilacımızı be? Çok mu zor bir tebessüm, çok mu zor bir iyi ki varsın demek? Saniyelerin geriye akarken sen ileriye ak, yüreğe ak şifa diye. Seviyorum şu kelimeleri okuyan güzel insan, seni de seviyorum. Kardeşiz sonuçta değil mi, sevmek lazım.'En değerli olmayan' küçük hanım seni de seviyorum hadi gülümse.


Velhasıl kelam sevelim güzelleşelim azizim, sevelim.






30 Ekim 2014

İçimdeki 'devasa' Yangın / Film





Filmin ismine eklediğim 'devasa' sözcüğü kesinlikle abartı değil, kesinlikle. Hatta devasa kelimesiyle tarif bile edilemeyeceğini düşünüyorum bu kavuran yangının. Aslında izlediğim ve postunu yazmam gereken birkaç film var ama ben onları es geçip bu filmden yana kullanıyorum tercihimi.

Niye böyle birşey yapıyorum çünkü şuan elim ayağım buz kesmiş durumda. Soğuktan mı? Hayır. Aksine battaniyem ve panduflarımla fazlasıyla sıcak havalar burada. Aklımı -kalbimi- donduran şey ise yaşananlar. Filmdekilerden bahsediyorum. Bilmiyorum gerçek mi? Olmasın Allah'ım gerçek olmasın diyorum. Dayanabilir mi 'insan' olan buna?

Daha da merak ettirmeden ufaktan konudan bahsedecek olursam film bir annenin ikiz çocuklarına bıraktığı vasiyetle, kayıp diğer çocuğunu ve 'kocasını' bulma, buldurma hikayesini anlatır. Önce bu bulma hikayesi fazlasıyla karmaşıktır fakat olaylar yavaş yavaş çözüldüğünde gerçek karşınıza çıkar.

Bu anne ortadoğunun savaş zamanlarında yaşamış, hayatın her türlü sillesini yemiş bir annedir ve vasiyeti ikizlerinin ağabeylerini ve babalarını bulmasıdır.

Postun bana kalan kısmından devam edeyim, yani kişisel yorumuma gelecek olursam film kolay kolay, gerçekten kolay sindiremeyeceğiniz bir film. Nasıl taşınılır, nasıl dayanılır Allah'ım diyor insan. Şuan beynimden her sahne geriye doğru akıyor ve diyorum ki 'Ne çok acı var...' Ciddi manada kaliteli bir yapımdı. Sahnelerin gerçekliği, oyunculuklar ve kurgu. Mükemmeldi. Bir kitap okuduğunuzda altını çizersiniz ya hani, filmde de altını çizeceğiniz o kadar çok replik vardı ki.

Empati yapayım diyorsunuz filmde, olmuyor, koyamıyorsunuz yerine. Siz kendinizi o karakter yerine koyamıyorken o yaşıyor. Ve dünyada buna benzer hikayeler yaşanıyor. Dediğim gibi ne çok acı var...

Filmin orjinal dili Fransızca ve Arapça. Az biraz da İngilizce serpiştirilmiş aralara. Fransızca aşığı birisi olarak filmi izlerken aldığım keyif  ikiye katlandı. İnanın spoiler vermemek için zor tutuyorum kendimi. Finali o kadar, o kadar sertti ki... Tıpkı hayat gibi. İzlemeden ölmeyin lütfen~~


*İzlememe vesile olan 'kardeşime' de sevgilerimi ve 'teşekkür'lerimi gönderiyorum. Cansın..







'' Söyle bana şarkı söyleyen kadın, bir artı bir, bir eder mi? ''







Ve altıçizilesi sözler silsilesi












Sağlıcakla kalın, çok çok sevgili Şemspareseverler~~



28 Ekim 2014

Siz buna 'Cover' demişsiniz ama bu.....



Normalde şuan yatağında mışıl mışıl uyuması gereken bir yaratığım aslında. Ne var ne yok diye kucağıma aldığım bilgisayarı bırakamadım evet. Ama tüm suç şarkıların! 'Bugün uyumasam mı yea?' diye aklımdan geçirdim, galiba bu fikri hayata geçirecek ve sabahlayacağım. Ne heyecanlı ama! Şuan uyusam 4 saat sonra uyanacağımı dikkate alarak hiç uyuma zahmetine girmeyeyim dedim.

Aslında bana sabahın bu saatinde şu satırları yazdıran neden bir kaç cover parçası. Youtube'da şarkıdan şarkıya atlarken bana 'Coverlar aşkına!' dedirten bir kaç parçayla tanıştım bugün. Saydam hem biraz da senin için paylaşıyorum, dingin parçalar istiyorsun ya hani? :)  Bilmem beğenir misin ama benim tüylerim diken diken oldu haberin ola :)

Dipnot: Bu arkadaşlar cover olayını yanlış anlamışlar. Cover dediğin olayda bir grup amatör insan ortaya çıkar şarkıyı kendince amatör amatör söyler. Ama az sonra dinleyeceğiniz yaratıklar aşmış kendilerini. Zaten belli ki amatör olarak bu işi yapmıyorlar kendileri. Hangi cover videosu 59 Milyon izlenmiş Allah aşkına? Gerçekten kulaklıkla son ses dinliyorum ama hala yetmiyor, yetiremiyorum. Yani yeteneğinizin alnından öpeyim! Bazıları eskilerden ama yine de pek bi severim. Buyrunuz efenim ~~



Affınıza sığınarak Oha! diyorum. Ama bu gerçekten oha! Kusursuz. Timberlake ayrı kusursuz bu ayrı kusursuz. Bayılmaktan bir hal oldum desem?




Bruno diyorum. Fazla mı mükemmel! Orjinal halini gözlerimden kalp fışkırarak dinlesem de bu da fevkaledenin fevkininde fevkinde olmuş. Aşık oluyorum anne, evet bir şarkıya aşık oluyorum!





Yorum yapmıyorum. Tek kelime etmeden bu kadar iyi 'işleyebildikleri' için alkışlıyorum sadece. Bu arada piyano çok mu pahalı bir şey? Hayır, babama söyleyeyim alsın diyecektim. Canım çekti!




Bu cover değil yanlış anlamayalım ama fazla mest edici diye şuraya iliştireyim dedim~~



Ve en bi sevdiğim! Vazgeçilmezim, bıkılmayanım, yeri bambaşka olanım, mest olduğum cover. Kendisi bir Mariah Carey coveri ve bence aşık olunası! Birgün EXO dinlemekten bıksam bile -ki bu olmayacak bir ihtimal- bu şarkıdan bıkmam, net! Herbirinizin sesini seveyim~~ Bu arada Lulu bundan sonra kim 'stay' diyecek?



Daha fazla abartmadan burada bitireyim hı? Şu sıralar oradan buradan saçmaladığımın farkındayım ama okumadığım kitap, izlemediğim dizi - film sonucu yazacak daha mantıklı şeyler bulamıyorum. İdare ediverin. 


Saydam ve Ses' sizin içindi umarım kulakçıklarınızın karnını doyurabilmişimdir :) 


Sağlıcakla kalınız efenim~~




26 Ekim 2014

Deep Not : Kabuk






Yanımda gamsızlığı ile tanıdığım arkadaşım ile markete doğru yol alıyoruz. Feci gamsızdır bilirim, ya da bildiğimi zannederim. O ki final sınavına bir saat kala çalışan biridir, nasıl gamsız demeyeyim? Bende gamsız görünenlerdenim, benzetirler ufaktan bizi. 'Ne güzel ya sizin kafanız, dertsizsiniz, valla dünya size güzel!' derler. Duyarım fazlaca.

Yürüyoruz. Kol kola bile girmemişiz. Yağmur var, nasıl yorgun düşüyor damlalar semadan omuzlarıma doğru. Konuşmuyoruz yol boyunca kim bilir kafamızda neler var. Öyle değil mi kim düşünecek, dert edinecek kendine ebesinin nikahını? 

Sonra o adımı söylüyor, bende ona 'Yasemiiiin!' diye karşılık veriyorum. 

'Bir daha desene.' diyor sonra. Gülüyorum. Aklıma Türkan Şoray-Kadir İnanır sahnesi geliyor.  Tekrardan 'Yasemiiiiiiiin.' diyorum ama bu sefer daha da uzatıyorum -miiiin kısmını. 

'İnsanların bana adımla seslenmesi çok hoşuma gidiyor biliyor musun?' diyor. Şaşırıyorum çünkü bildiğim kadarıyla bir lakabı yok. Herkes de benim gibi Yasemin diye sesleniyor ona.

'Lakabın mı var sanki, ne diyorlar normalde?' diyorum. 

Kıkırdayarak 'Yasemin diyorlar.' diyor sonra ikimizde gülüyoruz. 

'Çok garipsin be Yasemin.' diyorum. Garip ama değil mi? Gülümsememi silikleştiren o cümleyi söylüyor sonra..

'Tabii ki garibim. Normal olsaydım bu dünyayı nasıl çekecektim?'

'Haklısın.' diyorum usulca.

Ağzından öylesine çıkan bu cümle o kadar içindendi ki. Ben hep gülen tarafını bilirim arkadaşımın. Derine inecek kadar samimileşmedik belki de. Ama haklıydı, hemde dibine kadar haklıydı. Çoğumuzun kabuğudur gülüşler, saçmalamalar. Sen dünyanın en gamsızısındır onların gözünde, en umursamazı. Bazen sende inanırsın gamsız olduğuna. Sonra bi bakarsın ki diplerde düşünüyorsundur 'Niye böyle?' diye. 'Niye böyleyim ben, insanlar neden böyle sahiden?'

Herkesin kabuğu vardır aslında. Kimininki şeffaf, kimininki en zifiri karanlıktan. Kimininki pamuk şeker, ıslansa eriyecek, kimininki simsiyah taş, kessen kesilmez kırsan kırılmaz türden. 'Kabuğumu kırsana!' diye yalvaranlar da vardır, kabuğuna ikinci bir kat gibi sarılanlar da. 

Velhasıl kelam suretin güneş olsa da için kuyudur. En karanlığından hem de. Atarsın içine, sonsuz sanırsın o çukuru. Bir yanın bir gün dolacağını bilir ama devam eder en küçüğüne kadar içine atmaya. Kussa rahatlar belki ama kusmak tarzı değildir, biriktirmektir hobisi.

İyi mi peki bu kabukculuk oyunu? Bana bakarsanız en güzeli, en temizi. Kimse derdin ne, niye böylesin demiyor ohh mis. Aksine kendin güldüğün gibi başkalarını da güldürüyorsun. Mutlu olmasan da mutlu ediyorsun. Sonra o mutlu oldu diye mutlu oluyorsun. Döngünün güzelliğine bakın?
Kabukculuk elbette bi yerde işe yarıyor yani. Devam mı kabuklarımıza sıkı sıkı sarılmaya?

Garip olmak, deli olmak, Mecnun olmak lazım bu dünyada. Yoksa çekilir mi dünyanın derdi kederi?

Sahi deli olduğumuzu biliyorsak gerçekten de deli miyizdir?

                                                                                                      

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...